Şair Yazar Necati Ülker

İçerik

SİL BAŞTAN OLABİLSE

SİL BAŞTAN OLABİLSE

Dünyayı biz bu hale nasıl getirdik acaba, toprağa neler yükledik, sonra yüreğimiz nasıl da böyle daraldı diye düşünmek gerekiyor bazen. bir yılın son ayı ve sonu gelen her şey gibi tuhaf bir ağırlık altındaymışız gibi bir hisse kapılmış herkes.

İnsan neden bu kadar yorgun? Yıllar neden bu kadar yorgun? Çünkü dünyayı ve tüm doğayı ve hatta bütün maneviyatı, her şeyi biz yorduk., nasıl mı? Düşünerek çözelim biraz bu soruları.

Öncelikle Mevlana’nın şu sözü kenarda dursun biraz: “Sanma ki dert sadece sende var, sendeki derdi nimet sayanlar da var.” Yolda yürürken, bazen misafirlikte, çay ortamında, bazen bir durakta beklerken, insanların konuşmalarını duyuyoruz.

Dertleşmiyor kimse, dertlerde yarışıyor, benim derdim senin derdinin yanında hiç kalır yarışına giriyor. Derdin ne kadar büyükse o kadar daha çok hayran kalsınlar, her şeye rağmen ayaklarının üzerinde dimdik durabildiğine şaşırsınlar istiyor insan.

Dert küpü yavaş yavaş kendini kibre bırakıyor. Kimse kimseyi dinlemiyor, biri konuşurken diğeri vereceği cevabı düşünmekle meşgul olduğu için kendi cevabına odaklanıyor.

Biz önce muhabbeti kaybettik, Onu kaybettikten sonra da insanlar sadece konuşmaya başladı, kimse dertleşmedi.

Birinin derdini omuzlayamadık ve toprak çekti onu, çünkü havada öylece kaldı, dert toprağa yavaş yavaş düştü. İnsanlar artık dağların taşların taşıyamadığı yükü kendi de taşımak istemedi ve onu toprağa attı.

Toprağa bakınca neler gördük? Arazi, sadece boş bir arazi görmeye başladık. Üstüne binalar inşa edelim, insanlar yaşasın, herkes daha üst bir kat için yarışsın, yukarıdan baksın.

Nefisler ifşa edildi, gizlisi saklısı kalmadı hiçbir şeyin, artık herkesin zayıflığını biliyor olduk ve nefis toprağa düştü. Çünkü o kadar çok ortalıkta kalmıştı ki onu da toprağa yükledik.

Dünyanın diğer ucundan birini hem görebiliyor hem de sesini duyabiliyoruz; gurbetmiş, hasretlikmiş elden çıktı. Onca radyoaktif dalgalanmalara maruz kalan toprak bir açığımızı daha yakalayıp kendine çekti, özlem ve hasrete de ihtiyacımız kalmadı, onu da toprağa gömdük.

Kadar hafifledik ki boşlukta kaldık ve her şey artık bizi daha kolay üzüyor, her şey bizi daha çabuk yoruyor. Virüslere karşı bağışıklık kazandık ama sağlıklı birer hasta olduk. Cep telefonu hastalığı, konuşamama hastalığı, selfie çekme hastalığı, benlik yarışı…

Canın savaşmak istiyorsa bilgisayar oyunlarından birini seç birkaç terörist vur sen de. Haberleri izlerken bile her şeyin bir komplo bir oyun olduğunu zannet. İnancını yitir her şeye karşı.

Ve insanlık…

Nerede biraz doğallık kaldıysa oraya sığınmaya çalışıyor. Bütün bu derin düşüncelerin arasında eğer bir yerde onu bulursak, işte oradan yeniden doğmaya çalışıyoruz.

Bir yerlerde hâlâ var olan bu insanlığa sarılmaya çalışıyoruz. Bu yüzden sesini yükselt, karşı çık, hiçbir şey olmuyorsa al bir taş sen de at düşmana, seni senden çalmaya çalışan her şeye bir taş at. Ama dağa taşa verme, o taşıyamaz unutma, sen çatlasan da çatladığın yerden doğma gücün var ama yer çatlasa tutunduğun dal kopar ve sürükler seni. Yeni bir yılı bekleme işte, aralık ayından uyan, uyanacaksan en karanlık geceden uyan ve doğrul. Yusuf’un kuyudan çıkıp sultan olduğunu unutma. Kendi kuyunu bulup düşmekten korkma, her karanlık sonsuz bir aydınlık eder.

Muhabbeti bul, özlemi bul, hasreti, sılayı, insanlığı, gurbeti bul; bunlar seni var edecektir.

Onlardan kurtulma, bazı kurtuluşlar sadece felakete sürükler çünkü. İnsan susamadıkça suyu aramaya kalkışmaz. Susamışsak, bir yerlerde bizi bekleyen bir su olduğu içindir.

Bu da geçer ya hû, vira bismillah de, yeniden kardeş ol, can ol, dost ol, koş ve sakın arkana bakma…

Hoşça kalın Dostça kalın ama gönül kapınızı asla kapatmayın

Bunu paylaşmak istersen

Yorumlarınızı Bekliyorum