Şair Yazar Necati Ülker

İçerik

DİNGONUN AHIRI VE HIRSIZIN ŞİFRES

DİNGONUN AHIRI VE HIRSIZIN ŞİFRESİ

Saygı değer okurlarım;

Bu köşe yazdım da değişik bir konu işleyim istedim umarım beğenirsiniz.

İlk deyim, Diego’nun ahırına çevirmek. İstanbul’daki şehir içi ulaşımının atlı tramvaylarla sağlandığı dönemlere dayanan deyimin hikâyesi de bir hayli ilginç.

Şişhane’nin dik yokuşunu çıkmakta zorlanan atlı tramvaylara destek için, ek atlar kullanılırmış.

Destek için eklenen atlar ise, Taksim’de bulunan Dingo isimli Ermeni bir vatandaşın ahırında dinlendirilir, oradan yeniden Azap Kapı ’ya götürülürmüş.

Gün içinde ahıra sık sık girip çıkan atlardan dolayı, bu deyimin doğduğu söylenmektedir ve günümüzde sık sık kullanılmaktadır.

Eşref saati diye bir deyim biliriz ama hikayesini pek çoğumuz bilemez Osmanlı döneminde, önemli bir olayın müjdeleneceği zamanların eşref saatlerine, yani uğurlu vakitlere denk getirilmesine özen gösterilirmiş.

Saray halkından sokaktaki insanlara kadar herkes buna inanır, özen göstermeye gayret edermiş.

Söz konusu olayın ya da işin açıklanacağı zamanlarda müneccime başvurulur, onun yönlendirdiği ya da uygun gördüğü bir vakitte gerekenler yapılırmış.

Gözden sürmeyi çekmek, Kasımpaşa’da bulunan Haliç Tersanesi’nde özel bölmelere ‘göz’ adı verilirmiş. Bu bölmelerde saklanan ‘sürme’ adı verilen keresteler, zaman zaman marifetli hırsızlar tarafından çalınırmış, yani hırsızlar için bir şifreymiş.

Günümüzde pek çok durum karşısında kullanılmaya devam edilen bu deyimin temeli, hırsız kimselere dayanıyor.

Haydi birazda gülelim sarışına “Afrika nerede?” diye sormuşlar. “Sanırım çok yakında olmalı” diye cevap vermiş sarışın, “Bizim şirkette çalışan bir zenci var, her gün işe bisikleti ile gidip geliyor.”

Sarışın, evinin tutuştuğunu görünce “Çabuk gelin evim yanıyor” diyerek itfaiyeyi aramış. “Tamam” demiş telefondaki görevli ve adresi öğrenmek için sormuş “Oraya nasıl geleceğiz?” diye. “Kardeşim” demiş sarışın sinirlenerek, “O kırmızı büyük içi su dolu kamyonlarınız var ya… Ona binip gelin işte!”

 

 

Bir başka değişik konu ise, Rejisör bir filmde rol almak isteyen genç kıza; ?Eğer iki kelimeyi istediğim gibi söyleyebilirsen, sana rol verebilirim? Demiş, genç kız da; ?Tabi söylerim. Nedir bu iki kelime?? Diye sormuştu.

Rejisör: ?Sadece üç kere bana ; ?Gel buraya!? Diyeceksin. ? Demiş, genç kız, bundan daha kolay ne var, diye düşünürken, rejisör konuşmaya devam etmişti.

Birincisinde sevgilinle bir münakaşadan sonra ona artık ayrılman gerektiğini söylüyorsun o başı eğik kapıya doğru giderken, ceketinin cebinde tabanca olduğunu fark ediyorsun.

Hayatına son vereceğini seziyor, birdenbire onun senin için her şey olduğunu anlıyor ve büyük bir pişmanlıkla:- ?Gel buraya!? Diyorsun.

İkinci olarak, kendini küçük bir çocuğun annesi yerine koyacaksın. Çocuk dört yaşındadır.

Sen ona bayramlık elbiselerini giydirmiş, balkonda oturmasını, hiçbir yere gitmemesini sıkı sıkıya tembih etmişsin.

Sana itaat etmiyor ve sokağa fırlıyor. Tam o sırada köşede bir kamyon belirliyor ve çocuk bir anda yere düşüp çamurlara bulanıyor. Allahtan ezilmiyor. Sen dehşet içindesin. Bir yandan Allah’a şükrederken, diğer yandan sana itaat etmediği için çocuğa son derece kızgınsın. İşte bu duygularla ona: Gel buraya!? Diyorsun? Son olarak da, bir tacirin karısısın. Kocan iflas etmiş. Evin dışında alacaklılar kocanı linç etmek için bekliyor. Fakat kocan, onuruna dokunan bu durum karşısında kalbine sıktığı bir kurşunla can veriyor. Sen de sokak kapısını açıp, dışarıdaki kalabalığın elebaşısına: ?Gel buraya? Diyorsun

Kızın bu sözler üzerine filmde rol almak istemekten vazgeçip geçmediğini bilemiyoruz. Bildiğimiz, sesin tonunun kelimelere hayat verdiği ya da öldürdüğü.

Ve bende diyorum ki, Sevgili Dost, Gel buraya!

Hoşça kalın Dostça kalın ama gönül kapınızı asla kapatmayın

Bunu paylaşmak istersen

PAYLAŞ

Yorumlarınızı Bekliyorum